Hukuk Öğrencisi Fidan Müldür Yazdı; Kadının Beyanı Esastır

Türkiye’de yaşanan cinsel saldırı ve cinsel taciz vakaları devam ettiği müddetçe bu konu hep güncelliğini koruyacak ve aslında kadın mücadelesinin seyrine göre de bir mücadele başlığı olmaya devam edecek. Hukuk ötesine geçen bu kısmı, sonuç bölümüne ertelemek üzere şimdi işin hukuki boyutuna bir bakalım.

Cinsel suçlar, özellikle de cinsel taciz suçu, doğası gereği tanığı ve delili bulunmayan veya çok zor elde edilen suçlardır. Yargıtay’ın bazı kararları, bu ilke söz konusu olduğunda örnek verilir. Biz de burada belirtelim ama önemli bulduğumuz bir başka noktaya da değinerek:

“Suç kanıtı aramanın birçok olayın karşılıksız ve cezasız kalması gibi istenmeyen bir sonuca yol açacağı ve şikayetçinin başkasına zarar vermek için kendisine zarar vermesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı gerekçesiyle(…)”

 “Söz konusu olan olayda henüz avukatlık mesleğinin başlangıcında bekar genç bir bayan olup kendisiyle ilgili böyle bir iddiayı ortaya koymasında toplumumuzda hakim olan sosyal ve ahlaki değerler de gözetildiğinde, kişiliğinin ve mesleki saygınlığının zarara uğrayacağı muhakkaktır. Başkasını zarara uğratmak isterken kendisini zarara uğratması insanın doğasına aykırı bir olgudur.”

Bu aynı karardan yapılmış iki alıntıdan elbette ilki, kadın mücadelesi için önemli bir tutamak noktası olmakla birlikte ikinci kısım, bunun aşılması gereken yerlerini tarifler niteliktedir. Nitekim bu gerekçedeki soyut düşünce, kadının tek başına mağdur olması ve kadınların bu suçlamayı çok kolay söyleyememesi değil, kişinin sosyal statüsüne göre böyle bir iddiayı dile getirmesi sonucu göreceği zarardır.

Yargı, bazı olaylarda, şikayetçi ve sanığın sosyal konumlarına, aralarındaki ilişkinin mahiyetine, aralarında husumet olup olmadığına, tarafların geçmişlerine bakarak, kadının beyanını esas almaktadır. Yanlış bir algı olarak kadının beyanının hüküm kurulması açısından yeterli bir sebep olarak görülmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Cinsel suçlarda gündeme gelen “Kadının beyanı esastır” ilkesi kısaca delil yetersizliği olan durumlarda kadın veya çocuğun beyanının esas alınarak kovuşturma aşamasına geçilmesi ve beyanın yargılama aşamasında da delil niteliği taşıyabilmesi anlamına geliyor. Ancak yukarıdaki alıntıda da geçtiği üzere “hayatın olağan akışına uygunluk” veya bulunulan konumun, yaşamın, mağdur fail ilişkisinin hakim tarafından yorumunun yarattığı belirsizliğin Türkiye’deki cinsiyetçi kabuller göz önüne alındığında olumsuzluğa kaydığı görülebilir. Çünkü hakim algıların mahkeme tarafından dillendirilmesi karşısında mağdur olan kadın bu sefer bunlara karşı savunma yapıp aslında gayet normal olup hakim anlayışa uymayan davranışının, aleyhine bir durum oluşturmaması için kendini savunmak zorunda bulabilir.

Ancak “özel olan politiktir” ve bir kadının savunma noktasında kalmaması için tüm kadınların yargılayan olması gerekir.

Bu konuda makbul kadın algısının ve cinsiyetçi önyargıların yıkılması için politik bir mücadelenin de hukuki mücadele ile birlikte ilerlemesi gereğine işaret etmek gerekiyor. Hukuki mücadele kısmında ise önemli olan bir meseleye değinmek gerekiyor.  Bir tecavüz olayı sonrasında kadınların adli makamlara ulaşma süresi genel olarak geç olmaktadır. Böyle bir olay yaşayan bir kadının yaşadığı sürecin çok doğal olduğu açık olmakla birlikte işin maddi delil boyunda büyük bir sıkıntı yaratmaktadır. Ancak Türkiye’de sadece fiziksel bulgu araştırması yapılması bir eksikliktir. Adli tıp gibi kurumlarda bu olsa da diğer kurumlarda yapılmayabilen psikiyatrik inceleme aslında önemli bir delil kaynağıdır. Çünkü aradan zaman geçmiş olsa da kişinin yaşadığı ruhsal tahribatın etkisi devam etmektedir. Dolayısıyla da psikiyatrik rapor konusunda ısrarcı davranmak gerekir.

Peki, “Kadının Beyanı Esastır” ilkesine ilişkin hiç mi tartışma yok derseniz, yazının bazı noktalarında vurguladığımıza benzer şekilde cinsiyetçi bir temelden hareketle eleştirenler elbette var…

Ama bunların hukuken dayandığı noktaya bakmak gerekirse karşımıza “masumiyet karinesi” çıkıyor. Masumiyet karinesi, en genel anlamıyla isnat edilen bir suçlama ile yargılanan kişinin, suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olmadığı sürece suçlu sayılmamasıdır. Bu karine Türkiye’nin taraf olduğu AİHS ve anayasamızda da yer almaktadır. Ancak bu karineye birtakım istisnalar getirilebilir. AİHM 1988 tarihli Salabiaku kararında; her hukuk sisteminin hukuki ve maddi karineler kabul edebileceğini, bunların belli sınırlar dahilinde kalmak şartıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal etmeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca yargılamanın sonucuyla birlikte mağdurun cinsiyetçi ölçütlerle sınanması da adil yargılanmayı sağlar nitelikte değildir.

“(…)Şöyle ki; genellikle kapalı kapılar ardında işlenen taciz/tecavüz suçlarında, tek tanığın, çoğunlukla mağdurun kendisi olduğunu düşünürsek, taciz/tecavüz beyanının aynı zamanda bir “delil” olduğunu da görmek gerekir. Yani, bu suçta mağdur aynı zamanda tanıksa ve tanık beyanı da bir delilse, fail bu delilin aksini ispatlayarak masumiyetini/suçsuzluğunu ortaya koyabilir. Çünkü biz biliyoruz ki iftirayı ispat, tacizi ispattan genelde çok daha kolaydır.”

Toparlayacak olursak cinsel suçların tek tanığının mağdur olması ve kadının mağduriyetini adli makamlara erken bildirme durumunun bilimsel bir şekilde bakıldığında oldukça zor olması ve “hayatın olağan akışında” cinsel suçun yaygın iftira atma olasılığının düşük olması, yargılama bakımından kadının beyanını silahların eşitliği için zorunlu kılıyor.

Gerçek eşitliğin elbette sadece bununla sağlanamayacağını bunun için hukuk ötesinde bir mücadelenin gerekli olduğunu tekrar hatırlatmak gerekiyor. Her alanda olduğu gibi burada da kadın dayanışmasının çok önemli bir yer tuttuğunun farkında olmak için de zengin bir pratiğe sahibiz…

Leave a Reply

Your email address will not be published.