Hukuk Öğrencisi Buse Sezen Yazdı; Ahlak Kıskacında Kürtaj Hakkı

Günümüz Türkiye’sinde maalesef hala çok tartışılan; kadın bedeni ile ilgili olduğu için haddi olsun/olmasın herkese söz düşen dolayısıyla birçok farklı görüş bulunan bir konudan bahsedeceğim: Kürtaj hakkından.

Kürtaj hakkının tartışmalı boyutu toplumun kadını anne olarak kodlamasıyla başlıyor. Kadın bir “birey” olarak değil “anne” olarak kıymet görüyor. Küçük yaşlardan itibaren ev işi yapması, kardeşlerine bakması beklenen kadınlar büyüyünce de yalnızca anne sıfatına sahip olduklarında, “evinin kadını, çocuklarının anası” olduklarında toplum tarafından benimseniyorlar.


Doğurganlığın bir kadını kadın yapan yegane özellik, çocuk doğurmayan kadının Cumhurbaşkanı tarafından bile “eksik – yarım” olarak  görüldüğü; dizini kırıp evinde oturan, kocasının ve çocuklarının emrine amade, bir çeşit köle olan anneyi kutsayan, bir birey olarak kadınlığın ise sürekli baskılandığı, dışlandığı, itildiği ülkemizde ahlak kurallarının hukuku etkisine almamasını beklemek Polyannacılık olurdu. 

Böylesi bir ortamda kürtaj, toplumda anne olarak görülen kadın ile çocuk olarak görülen ceninin haklarının yarışması kıskacında kalıyor.  Ve elbette anne olmadıktan sonra bir “birey” olarak herhangi bir kıymeti bulunmayan kadın, bu yarışın alışılmış kaybedeni olarak buluyor kendini.

Hukuk kurallarının henüz doğmamış, bilinç kazanmamış ve bunların olacağı bile meçhul olan cenini değil, bir birey olarak kadının hak ve özgürlüklerini koruması gerekir.  Oysa ahlaki dayatmanın etkisiyle Ceza Kanunları kürtaj düzenlemesinde, (kadının kendi bedenine ilişkin kararında) zaman bakımından sınırlamalar getirerek, daha bir birey olmamış cenini çocuk, gebe kadını da anne olarak görmüş, ahlaken kadını, hazır olup olmadığına bakmaksızın anneliğe sürüklemiştir.

TÜRK CEZA KANUNUNDA ÇOCUK DÜŞÜRME SUÇU

Ceza kanunumuzda göze çarpan en önemli yanlış henüz çocuk doğurmamış kadının anne olarak ve henüz doğmamış ceninin ise hak sahibi bir çocuk olarak nitelendirilmesidir.

765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 468. maddesinin 2. fıkrası:

“Gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının rızasıyla tıbbi nedenler mevcut olmadan çocuğunu düşürten kimseye iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. Çocuğunu düşürmeye rıza gösteren kadına da aynı ceza verilir.” derken,

aynı kanunun 469. maddesi “Gebelik süresi on haftadan fazla olan çocuğunu isteyerek düşüren kadına bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.” demiştir.

Görüldüğü üzere Mülga Kanunun 468. maddesi hem düşürten hem de düşüren kişiye ceza yaptırımı öngörmüştür.  Kadının anne olması seçeneği kadına sunulmamış, bir süreden sonra ahlaki kuralların devamı olarak düzenlenmiş ve zorunluluk haline getirilmiştir.  Mülga Ceza Kanununda daha Türk Medeni Kanununa göre tam ve sağ olarak doğması halinde hak ehliyeti olacak cenin, daha bu ehliyetini dahi almadan çocuk yerine koyulmuştur.

Yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 99. ve 100. maddesi çocuk düşürtme ve çocuk düşürmeyi düzenlemiştir.

99. maddenin 5. fıkrasında:

“Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürtülmesi halinde; iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği takdirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur.”

100. maddesinde ise “Gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir yıla kadar hapis cezası verilir.” denmiştir.

Aynı maddenin 6. fıkrası mağduru kadın olan bir suç dolayısıyla hamile kalınması durumunu düzenlemiştir. Buna göre:

“Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.”

Görüleceği üzere kanunlarımızda toplum tarafından tasvip edilmeyen bir suç sonucu mağdur olmuş bir kadının gebelikten vazgeçmesi, rızasıyla cenini aldıran bir kadından daha meşru görmüştür.  Başka bir deyişle kadınların rızası ile mağduriyetini yarıştırılmıştır. Bunun sonucu olarak rızası ile aldıran kadına verilen süre mağdur kadında 20 haftaya çıkarılmıştır.

Bu maddeden de anlaşılacağı üzere cezalandırmanın asıl amacı da ceninin yaşam hakkını korumak değil, kadının anne olmayı reddederek yıprattığı, ahlak kurallarınca kutsal sayılan “annelik” makamını korumaktır. Değer yargıları Ceza Kanunları’nca korunan birer kutsal kurala dönüşmüştür. Ahlak kuralları hukuku alt etmiş ve hukukun yaptırım gücünü de eline alarak kadınlara dayatılır olmuştur.

Türk Ceza Kanun’un 99. maddesi şöyledir:

(1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.

(3) Birinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi altı yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(4) İkinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(5) Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürtülmesi halinde; iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği takdirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur.

(6) Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.

Yazının başından beri vurguladığım “ahlak kıskacı” maddenin gerekçesinde de açık açık yazmılmıştır. Gerekçede tam olarak şu ifadelere yer verilir: Bu Kanunun öngördüğü hükümler, bugünkü toplumsal ihtiyaçları karşıladığı kanaatinde bulunulduğundan, madde metninin düzenlenmesinde esas alınmıştır.

Burada “toplumsal ihtiyaç” olarak ifade edilen şey toplumun hem hukuki kurallara hem de kadınlara baskıladığı, toplumun genelince kabul gören bazı ahlaki hezeyanlardan ibarettir.

BİR KADIN OLARAK SON SÖZ

Anlaşılacağı üzere kürtaj hakkı kadınların değil, toplumun ihtiyacına göre düzenlenmiştir. Yalnızca kadın bedenini ilgilendiren bir konu hakkında toplumun genelinin bir fikri olması ve bunun dayatılması maalesef günümüz Türkiye’sinde bizi çok da şaşırtmayan bir durum haline gelmiş bulunmaktadır. 

Gebe kadını doğrudan anne, sağ doğacağı bile meçhul ceninin doğrudan çocuk olarak isimlendirilmesi kadın haklarını suistimal etmek amacıyla kullanılan bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Annelik sıfatını bir yana bırakarak kadının bir birey olarak kendi bedeni üzerindeki söz hakkının bu derece kısıtlanmasının akıl alır bir yanı yoktur.

Ahlaki değerlere sıkı sıkıya bağlı bir toplumun, güncel hukuki ihtiyaçlarla paralel olarak değişmesi beklenemez. Bu durumda yasalar, (yaşadığımızın tam aksine) bireylerin haklarını korumalı ve toplumun da bu haklara saygılı bir biçimde dönüşmesine, gelişmesine de öncülük etmelidir.

Buse Sezen

İstanbul Ticaret Üniversitesi

Kaynakça:

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/2150/22279.pdf
http://www.gundem.be/tr/konuk-yazarlar/kurtajin-hukuki-ve-cezai-boyutlari

Leave a Reply

Your email address will not be published.