Av. Onur Güneş Yazdı; Avukatlık Öldürüldü, Mekânı Cennet Olsun!

“Avukata Bıçaklı Saldırı”

“Adliye Koridorunda Kadın Avukata Saldırı”

“Avukatı 25 Yıl Önceki Dava Yüzünden Öldürmüş”

“Avukata Otoparkta Silahlı Saldırı”

“Yalova’da Bir Avukat Müvekkilinin Yakınlarının Saldırısına Uğradı”

“Ümraniye’de Silahla Vurulan Avukat Hayatını Kaybetti”

Yukarıda alıntılanan ifadeler son birkaç ay içerisinde avukatlara karşı gerçekleştirilen saldırıların haber başlıklarından derlendi. Sadece basit bir arama sonucu yüzlerce saldırı ve onlarca ölüm haberini bulmak mümkün.

Avukata karşı şiddetin kaynağı nedir sorusuna verilecek cevap “toplumun eğitim ihtiyacı” olarak kodlansa ve çoğunlukla buna indirgense de çok fazla ve farklı kaynaktan beslenen bir sorun ile karşı karşıya olduğumuzu bilmek zorundayız veya “eğitim ihtiyacı” dediğimizde bu ifadeyi daha geniş yorumlamalıyız.

Dar yorumlandığında da “toplumun eğitim ihtiyacı” elbette temel başlıklardan biri. Eğitim konusu sadece avukata şiddet başlığında değil tüm toplumsal sorunların başını çekiyor ve bu kanayan yara durmak bilmiyor. Kadına, çocuğa, hayvana, doğaya karşı şiddetin kökeninde olduğu gibi bizimle ilgili başlıkta da eğitim, avukata şiddet sorununun en genel kaynağı olarak görülebilir.

Ancak bu sorun yalnızca sade vatandaşın eğitim problemine indirgenemez. Geniş yorumlama ihtiyacı burada devreye giriyor. Zira eğitimsiz bir yargı ve eğitimsiz bir emniyet teşkilatı da avukata şiddetin bizzat öznesi olabildiği gibi, bu şiddete yol vermek, bu şiddeti uygulayanları cesaretlendirmek gibi işlevleri ile dolaylı olarak şiddetin kapısını aralıyor.

Örnekler üzerinden gidelim. Mahkeme salonlarında avukatın sözünün durmaksızın kesilmesi, avukatların en temel yasa hükümlerinin uygulanması taleplerine bile katlanamayıp yaka paça dışarı atılmaları, hâkim ve savcıların önlerindeki davaların taraflarının önünde avukatlara karşı o hiç bitmeyen hınçları, kıskançlıkları ve temelsiz kibirleri ile “CMK okuyup öyle gel”, “Bize işimizi öğretme”, “Ayağa kalk, otur demedim”, “Git istediğin yere şikâyet et”, “Sabahtan beri sizi dinliyoruz”, “Söz vermeden konuşma”, “O etekle duruşmaya giremezsin” gibi hukuk ve ahlak ile en ufak ilgisi olmayan, hukukiliği bir kenara bıraksak bile asgari insani davranış seviyesini asla tutturamayan tutumları sizce de bu şiddetin kaynaklarından biri değil mi?

Karakolda müvekkilimizin ifadesi için beklerken ifade verilecek konuya ilişkin evrakı istediğimizde, müvekkilimizle ifade öncesi görüşmek istediğimizde, yasak sorgu yöntemlerine itiraz ettiğimizde, bizzat kolluk tarafından uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddet, vatandaşın da avukata şiddet uygulamasını cesaretlendirmiyor mu?

Kamu personellerinin bir bütün olarak vatandaşı aşağılaması, haksız yere cezalandırması, kötü davranması, devlet olma görevini yerine getirmemesi vatandaşta yargıya karşı öfkeyi ortaya çıkartmıyor mu?

Maalesef tüm bu sorulara evet cevabını veriyoruz.

Bu anlatılanlar neticede şöyle bir denklemi oluşturuyor. Hâkim, Savcı, Polis hem avukata hem de vatandaşa şiddet uyguluyor. Sonra bu şiddetten bunalan vatandaş da sen misin yargının kurucu unsurlarından biri diyerek, can güvenliği olmayan, darp edildiğinde, bıçaklandığında, öldürüldüğünde sahip çıkılmayan avukata o şiddeti bir güzel yansıtıyor.

Davayı kaybedince darp ediyor, davayı kazanıp ücret istenince bıçaklıyor, ceza alınca öldürüyor…

İşte şiddetin kaynağı üç aşağı beş yukarı böyle özetlenebilir.

Şimdi dönelim kendimize;

Av. Hüseyin Yama, ofisinde karşı taraf asilin tabancasından çıkan tek kurşunla başından vurularak öldürüldü. Neden? Çünkü o aşağılık katil, Av. Hüseyin Yama’nın kendisine açtığı davayı kaybetmişti. Öfkesini kararı veren hâkimden çıkaramazdı. Muhtemelen duruşma salonundan başını öne eğip tek laf edemeden çıktı. Sonra o öfkesini çevirdi ve en zayıf halka olarak gördüğü meslektaşımıza yöneltti.

Av. Hüseyin Yama, başından tek kurşunla vuruldu, 3 gün yoğun bakımda kaldı ve maalesef hayata tutunamadı.

Peki, biz ne yaptık?

Sosyal medyadaki paylaşımların altına “mekânı cennet olsun” yazmak, bir ihtimal cenazesine katılmak dışında avukatlar olarak, meslektaşları olarak biz ne yaptık?

Avukatlar niçin meslektaşlarına yapılan saldırılara sessiz kalıyorlar? Avukatlar niçin çaresizce sıranın kendilerine gelmesini bekler gibi susup kafalarını kuma gömüyorlar?

TBB ne iş ile meşgul zaten anlamadık ve geçtik, artık ilgilenmiyoruz. Peki, nerede İstanbul Barosu seçimlerinde mangalda kül bırakmayan 10 başkan adayı? Nerede her gün bin çeşit gereksiz tartışmanın döndüğü WhatsApp gruplarına sahip 40 yıllık seçim grupları? Nerede onlarca yıldır baroyu yöneten anlayış? Nerede bu anlayışın yılmaz savunucusu “Sayın Başkanım”cılar?

Cenazesine gittik mi diyecekler? Twitter’dan paylaşım yaptık mı diyecekler? Baromuzun sitesinden kınama açıklaması yaptık mı diyecekler?

Av. Hüseyin Yama, saldırıyı ufak sıyrıklarla atlatmadı, duruşma salonundan atılmadı, hakarete uğramadı. ÖLDÜRÜLDÜ. Yere batsın kınama mesajınız. İnsan utanır, Baro utanır, Baro Başkanı utanır…

Kaldırın kendinizi de Baronun önünden, Galatasaray’a kadar yürüyüverin. Duruşmalara girmeme çağrısı yapın. CMK görevlendirmesi yapmayın. Adliyeyi ayağa kaldırın. Meseleyi kamuoyu gündemine taşıyacak bir yöntem geliştirin de ne yapıyorsanız yapın. Eğer diyorsanız ki “bir avukatın hayatı asla okunmayan gazetelerin orta sayfalarındaki bir kutucuk kadar değerlidir” o zaman Baronuzu da, başkanlığınızı da, koltuklarınızı da alıp başınıza çalın.

“Biz Baroyuz, Biz Avukatız” diye bağırmakla, popüler davaların duruşma salonlarının önünde fotoğraf çektirmekle, söz alıp 2 tane havalı cümle kurmakla görevinizi yapmış mı oluyorsunuz?

Hepimiz Av. Hüseyin Yama’nın ve bu güne kadar öldürülen diğer meslektaşlarımızın yerinde olabilirdik. Herkes bir an için düşünsün. Ölüm ne kadar uzağımızda? Belki uykumuzdan uyanır ve güvenli bir meslek hayatı kurmak için adım atmaya başlarız.

Aksi halde avukatlık öldürülmüştür, mekânı cennet olsun!

Leave a Reply

Your email address will not be published.