Av. Erhan Ceylan Yazdı; Tahta Sandalye, Wilson ve Ötekiler

Sinema perdesiyle ilk yüz yüze geldiğim anı hatırlıyorum, oyuncuların perdenin arkasında durduklarına, bizi gördüklerine inanıyordum. Filmde ölen oyuncuları başka bir filmde tekrar gördüğümde, “Bizi kandırıyor bunlar, gerçekten ölmüyorlar.” diye serzenişte bulunmaktan da geri durmazdım. O günlerden bu yana çok şey değişti elbette, bizler de değiştik. Sinema bizi büyülü dünyasına çekmeye devam ediyor kuşkusuz; ama aynı heyecan ve aynı tutkuyla mı, tartışılır.

Son yıllarda gerek dünya ve gerekse Türkiye Sineması’na baktığımızda dişe dokunur yapımların sayısı yok denecek kadar azaldı. “Nerede o eski filmler” deme noktasına geldik. Bir de buna sinemanın mahsus mahalden dev alışveriş merkezlerine taşınması eklenince seyirciyle arasındaki makas iyice açıldı. Bunun nedenleri başka bir yazının konusu olabilir ancak, ekonomik sıkıntılar, başta internet olmak üzere ilgi alanlarının çok fazla çeşitlenmesi, hayatın eskisinden çok daha hızlı akıyor olmasının yarattığı yorgunluktan dolayı insanın git gide içine kapanması gibi sebeplerle, sinema ile seyirci arasındaki o kopmaz sanılan sadakat bağının git gide zayıfladığını söylemek çok da yanlış olmaz sanırım. Festival filmlerini izleyebileceğimiz sadece bir kaç salon kaldı;  bir çoğu artık yavaş yavaş tarihe karışıyor ne yazık ki.

Birkaç Örnek Film  Üzerinden İnsan – Nesne İlişkisine Bir Bakış

Benim kuşağımdan olanlar arasında Kemal Sunal, Şener Şen ve İlyas Salman filmleriyle büyümemiş kimse yoktur. Özellikle yetmişli yıllarımıza damga vuran seks filmleri furyasından sonra uç veren, birbiri ardına başarılı yapımların boy gösterdiği filmlere imza atan sinema emekçileri, özellikle dönemin ruhuna uygun sosyal içerikli filmlerle sinemamızı düştüğü yerden kaldırıp hak ettiği yere taşıdılar yeniden. Bir kısım yönetmenler yaşanılan siyasal alt üst oluşların, kırılmaların yarattığı  acıların toplum ve insan vicdanında açtığı yaraları taşıdılar beyaz perdeye, bu filmler büyük ilgi gördü, sevildi.

Başka birtakım yönetmenlerse içinde yaşadığımız toplumsal olayları güldürü yoluyla vermeyi tercih ettiler; özellikle girişte saydığım oyuncuların  baş rolde yer aldığı filmler birbiri ardına gelmeye başladı beyaz perdeye; insanlar bu filmleri çok sevdiler, öyle ki üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ ilgiyle seyrediliyor.

Neden bu kadar sevildi bu filmler? Karakterleri bizlerden biri olduğu, bu yüzden onlarda kendimizi bulduğumuz, tuttukları aynada yüzümüzü gördüğümüz için mi? Yoksa, işledikleri konularla insanın varoluşunun temel meselelerini ele aldıkları için mi? Bunların hepsi söylenebilir. Ancak, bu filmlerin büyük küçük, yaşlı genç, herkesi böylesine sarmasının bir nedeni de kullanılan dildi hiç şüphesiz. Sokağın diliyle konuşuyorlardı, bizim gibi sövüyor, kavga ediyor, bizim gibi sevinip üzülüyorlardı. Kullanılan mekânlar evlerimizin içi gibiydi; kısaca, oyun oynadığımız sokaklara, işe, okula giderken bindiğimiz minibüslere; dinlediğimiz müziklere, yiyip içtiklerimize kadar hep bizi anlatıyorlardı. İnsanın kendine benzer olanı sevmesi ve kabullenmesi daha kolaydır.

Unutulmayan O Sahneler

Bazı film sahneleri vardır ki şöhreti filmin önüne geçer; aradan yıllar geçse de film o sahnesiyle hatırlanır. Örneğin; ünlü “Casablanca” filminde İngrıd Bergman’ın Sam’a (Dooley Wilson) “Play it once Sam. For old times’ sake.” (Tekrar çal Sam, eski günlerin hatırına) dediği o sahne filmin kendisi kadar ünlüdür.

Yine, Richard Brooks’un yönetmenliğini üstlendiği ve  Burt Lancaster’in bir vaizi canlandırarak olağanüstü bir oyunculuk sergilediği “Elmer Gantry” adlı filmde Lancaster’in “Dua en kolay ve en ucuz ilaçtır” sözünü söylediği o sahne.

“Angels With Dirty Faces”te, yasadışı işlerin içinde olan William Sullivan(James Cagny) işlediği suçlar nedeniyle yakalanıp yargılanır ve ölüm cezasına çarptırılır. O mahallede yaşayan sokak çocukları Sullivan’a hayrandırlar ve onun gibi olmaya çalışmaktadırlar. Sullivan’ın çocukluk arkadaşı olan fakat sonradan onunla yollarını ayırıp din adamı olmayı seçen Jerry Connoly(Pat O’Brian)’ın ondan son bir ricası vardır; infaz günü elektrikli sandalyeye gülerek gideceğini ve bu tavrının da sokak çocuklarını etkileyeceğini bildiğinden ondan ölüme giderken pişmanlık göstermesini, ölmemek için yalvarmasını ister. Sullivan başta eski arkadaşının bu isteğini geri çevirir, fakat sandalyeye götürülürken fikrini değiştirir; infaz memurlarından kurtulmaya çalışır, ağlayarak yalvarır.

Sunset-Boulevard

Final bölümünün benzerliği bakımından Sunset Bulvarı(Sunset Blvd.) ve İhtiras Tramvayı(A Streetcar Named Desire) filmlerini birlikte ele almak istiyorum. Başrollerini Gloria Swanson ile joe Gillis’in paylaştıkları ve yönetmenliğini Bily Wilder’in yaptığı Sunset Bulvarı’nda filmin başında havuzda bir erkek cesedi görürüz. Artık yaşlanmış olan, Sessiz Sinema döneminin ünlü oyuncusu Norma Desmond(Gloria Swanson) ile işleri kötü giden senaryo yazarı William Holden(Joe Gillis)’in yolları bir tesadüf sonucu kesişir. Norma, William’a başrolünde kendisinin oynayacağı bir senaryo ısmarlar, ancak daha rahat çalışabilmeleri için onu  evine taşınması gerektiği konusunda ikna eder. Bir süre sonra Norma kendinden hayli genç William’a âşık olur.

Eski parlak günlerinin hasretiyle yanıp tutuşan Norma, devrinin kapandığını kabul etmemekte, yeniden beyazperdede boy göstereceğinin hayalini kurmaktadır. Bu arada  William çoktandır birlikte olduğu kız arkadaşıyla evleneceğini Norma’ya bildirir; ama kadın bunu kaldıramaz ve final bölümüne gelindiğinde havuzdaki cesedin William Holden’e ait olduğunu ve bir cinnet anında Norma tarafından öldürüldüğünü anlarız. Yeniden perdeye dönme arzusunun saplantıya dönüştüğü Norma, cinayet haberi  üzerine evine gelen gazeteci ve kameraları görünce film setinde bulunduğunu zanneder ve film şu sözlerle biter: “Görüyorsunuz bu benim hayatım. Her zaman böyle olacak, başka bir şey yok. Sadece biz; kameralar ve karanlıkta oturan harika insanlar. Tamam bay De Mille, yakın çekim için hazırım!”

Tenessee Williams’ın oyunundan uyarlanan  ve dilimize “İhtiras Tramvayı” adıyla çevrilen “A Streetcar Named Desire” filmin yönetmeni Elia Kazan. Başrollerini Marlon Brando(Stanley) ve Vivien Leigh(Blanchet) paylaştıkları filmde, Blanchet kız kardeşinin evine çıkagelir; fakat kardeşinin kocası Stanley ondan nefret etmektedir ve evlerinde kaldığı sürece ona rahat vermeyecektir. Gidecek ne yeri ne de parası olmayan Blanchet, Stanley’in her türlü aşağılamalarına  boyun eğmek zorunda kalır. Bir gün Dallas’lı milyoner bir beyefendinin geleceğini ve onu alıp özel yatıyla tatile çıkaracağı yalanını ortaya atar; sonunda buna kendini de inandırır. Gerçeklikten giderek kopan Blanchet’ten kurtulmak için Stanley’in bir planı vardır.  Ablasının akıl hastanesine kapatılmasının onun yararına olacağına karısını inandırır. Hastaneden gelen doktor ve hemşire dışarıda beklemektedir. Blanchet’e yat gezisine götürmek için onu almaya geldikleri yalanını uydurup evden çıkmaya ikna ederler. Kendisine kurulan kumpası sezer ve çıkmamak için dirense de görevlilerce derdest edilir. Doktorun duruma el koyması ve kendisine çok nazik davranması üzerine koluna girer ve birlikte arabaya binerler.

Bu final sahnesinde Blanchet gerçekten de yat gezisine gittiğine inanmış mıydı, yoksa, artık savaşmaktan yorulduğu için kaderine razı mı olmuştu, bunu bilemeyeceğiz.

Türkiye Sineması’nın yüz akı filmlerinden biri olan “Vesikalı Yarim”(Ö. Lütfi Akad)’in son sahnesinde, bir pavyon şarkıcısına(Türkan Şoray) tutulan ve evinden ayrılan Halil, artık evine ve ailesine dönmeye karar vermiştir. Küçük oğlu, babasıyla ilk karşılaşmalarını kız kardeşine şöyle anlatır, sevinç içinde: “Başımı okşadı. Galiba artık gitmeyecek !” Bu sahne gözlerimin dolmasına sebep olmuştu.

Kemal Sunal filmleri içinde Düttürü Dünya’nın ayrı bir yeri var benim için. Çoğumuzun bildiği gibi, Ankara’nın yoksul semtlerinden birinde geçmektedir konu. Filmin ana mekânı Klarnetçi Dütdüt’ün(Kemal Sunal) geceleri sahneye çıktığı bir pavyondur. Pavyonda  değişik işler yapan çeşitli karakterler bulunmaktadır, bunlardan biri de eski bir pehlivandır. Muhtemelen yaşlılığı veya başka bir sebepten artık pehlivanlık yapmamaktadır. Pavyonda vestiyer dâhil çeşitli orta işlerine bakmaktadır.

Onu filmin önemli karakterlerinden biri yapan asıl işiyse, pavyon müşterilerine sergilediği tek kişilik güreş gösterileridir. Tek kişilik diyorum, çünkü karşısındaki rakip yerinde bir sandalye durmaktadır. Gösteri, Dütdüt’ün klarneti eşliğinde başlar; pehlivan yarı çıplak vaziyette ortaya gelir, rakibinin etrafında peşrev çekerek dönmeye başlar. Yeterince ısındıktan sonra rakibine yaklaşır, onu belinden şöyle bir kavrar, bir süre öylece tutar, seyircinin nabzını ölçmek için. Sonunda ustalıkla sergilediği tekniklerin ardından rakibini yere çalarak tuş vaziyetine getirir; bu anda seyircilerden bir alkış kopar.

Bir yanda insan, karşısında bir tahta sandalye. İlk bakışta bu ironik görüntü bize tuhaf gelebilir. O çok çarpıcı güreş sahnesinde, Pehlivan karakterini oynayan oyuncu, rakibi konumundaki sandalyeyi ete kemiğe büründürür, âdeta ona can verir. O an biz onun bir tahta sandalye olduğunu unutmuşuzdur. Bu, oyuncunun olağanüstü performansının bir sonucudur elbette. Zaten sinema da bu değil midir, seyirciyi perdede gördüğü şeylerin gerçek olduğuna ikna etmek? Bu sahne insan nesne ilişkisinin çarpıcı örneklerinden biri olması bakımından önemlidir. Ancak, bu iki yönlü bir ilişkidir aynı zamanda. Şöyle ki; pehlivan sandalyeye bir kişilik kazandırırken  kendini nesneleştirmektedir; ve o, bunun farkındadır!

 Neredeyse her şeyin mekanikleştiği, robotlaştığı günümüzde, hepimizin şu veya bu sebepten, bir şeylerin karşı nesnesi olduğumuzu ileri sürmek fazla abartı olmasa gerek.  Sahneye geri dönersem, Pehlivan her ne kadar bir hünerini sergiliyor olsa da yaptığı işin absürtlüğünün farkında ve  utancı içindedir. Yaptığı gösteri bir ustalık gerektirse bile herhangi bir sahne sanatçısının performansı gibi değildir; seyircinin alkışları da onun performansının başarısından çok içinde bulunduğu gülünç olma halinden duydukları alaycı bir hazzın olumlanmasıdır. Bu sahnede Pehlivan’ın sandalye ile kurduğu zoraki birlikteliğin yansımalarını seyrederiz. Güdük, edilgen bir pozisyondur bu.

Çiçek Abbas filmindeki Abbas(İlyas Salman) ile Şakir Şener Şen) arasındaki o unutulmaz sahnede şimdi de sıra. Hani karşılıklı “Aksıraaay, Aksıraaay” diye bağrıştıkları o sahne. Aynı kızı seven iki minibüsçünün aralarındaki amansız rekabet, Şakir’in Çiçek Abbas’ın minibüsünü kullanılamaz hale getirmesiyle bambaşka bir hal alır. Henüz taksitleri bile ödenmemiş minibüsüne yapılan bu saldırıyla Çiçek Abbas yıkılmıştır. Minibüs, yalnızca bir minibüs değildir Abbas için; ana, baba, kardeş, en yakın arkadaştır; ekmek teknesi, sığınağı, üzerindeki çatıdır. Sevdiği, evlenme hayalleri kurduğu kızla arasındaki en kısa mesafedir.

Koltuğuna kurulduğu an kraldır artık, kendi istemedikçe hiç kimse onu oradan indiremez. Canı isterse işe çıkar, istemezse bütün gün yatar, kimse ona emir veremez, itip kakamaz, o özgür bir adamdır artık; yolcular değişir, yollar, mevsimler, trafik polisleri bile değişir, fakat bu gerçek değişmez.

Çocukken oyuncaklarla başlayan nesnelere yönelme ihtiyacının yetişkinlikte başka araçlarla sürdüğünü söyleyebiliriz; bir farkla: Çiçek Abbas’ın minibüsüyle kurduğu ilişkinin günümüz insanının otomobiliyle, cep telefonuyla, pahalı tüketim araçları ve benzerleriyle kurduğu o hastalıklı fetişist ilişkiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Tamamen insancıl bir bağdır onun minibüsüyle arasındaki.

Bir Şeye Yönelme İhtiyacı Çeşitli Biçimlerde Ortaya Çıkabilir

“Bir ilişkinin gerçek anlamda ilişki sayılabilmesi için karşılıklı olması gerekmez mi?” diyenler olabilir. İyi ama, bir nesnenin ona yönelen için ne ifade etmesi gerektiğine biz karar verebilir miyiz? Asıl böylesi tamamen duygudan uzak, soğuk, hayat belirtisi taşımayan bir yargıdır? Biz onun soluk alıp vermediğini,  konuşmadığını, tepki vermediğini, bunun için de değersiz olduğunu düşünebiliriz. Ya yanılıyorsak? Çocukların oyuncak bebekleriyle, oyuncak ayılarıyla konuştuklarına şahit olmayanımız var mıdır? Hayatımızdan ansızın çıkıp giden bir sevdiğimizin resmiyle (bilerek fotoğraf demedim) konuşmadık mı? Çok sevdiğimiz bir eşyanın başına bir şey geldiğinde içimizin yandığı olmadı mı?

Tom Hanks Ve Wilson

Hollywood Sineması’ndan bir örnekle bitireyim. Yönetmenliğini Robert Zemeckis’in üstlendiği ve Tom Hanks’in başrolünü oynadığı(Chuck Noland), Türkçe’ye Yeni Hayat adıyla çevrilen “Cast Away”  filminde, bir kargo uçağı okyanusa çakılır. Personelden sadece  Chuck Noland kurtulur ve onun ıssız bir adaya sığınmasıyla hikâye başlar.

 Noland, uçak enkazından geriye kalanları karaya çıkarıp bir araya toplar; bundan sonraki hayatını bu kalıntılar ve adada  bulabildiği yiyeceklerle sürdürmek zorundadır. Artık, günlerini hayatta kalmak ve adadan kurtulmak için yollar aramakla geçirecektir. Hikâyenin buraya kadar olan kısmı bütün kazazedelerin başına gelenlerle hemen hemen aynıdır.

 Tom Hanks’in tek başına ve hiç replik olmaksızın baştan sona sergilediği olağanüstü oyunculuk ne kadar övülse azdır.  Ancak filmi benzersiz yapan sadece bunlar değil. Noland’ın okyanustan kurtarabildiği eşya arasında bir futbol topu da vardır. Noland’ın bir kömür parçasını kalem gibi kullanarak topu bir insan şekline sokmasıyla o artık başka bir kimliğe bürünecektir.

“Yalnızlık insana neler yaptırmaz” sözünü doğrularcasına ona bir de “Wilson” adını verir. Wilson artık onun tek arkadaşı olmuştur. Onunla sık sık konuşur, yanından hiç ayırmaz; öyle ki, yaptığı derme çatma sal ile adadan ayrılırken Wilson’u da yanında götürür. Okyanusun ortasında fırtınaya tutulurlar, Wilson devrilen saldan düşüp hızla uzaklaşmaya başlar. Noland peşinden yüzer ancak o daha hızlı uzaklaşmaktadır, bir türlü yakalayamaz; Wilson karanlıklar içinde kaybolur. Yine yapyalnızdır Noland. Arkadaşının uzaklaşmasını çaresizce seyrederken, arkasından canhıraş bir sesle, “Wilson, Wilson,” diye bağırır.

Yalnızlık bir yanıyla acıtırken bir yanıyla da korkutucudur. İnsanın kendi arzusuyla yalnızlığı seçmesi bu yargının dışındadır elbette. Sözünü ettiğim çaresizliğin getirdiği yalnızlıklar. Edebiyattan bir örnek vermem gerekirse, Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’in yalnızlığı umutsuzluğun getirdiği çaresizliktendir; istediği halde insanlarla sağlıklı ilişki kurmayı başaramayan, asosyal bir karakterdir Zebercet. İçine düştüğü açmazdan sonunda hayatına son vererek kurtulabilecektir.

Yine önemli bir Yusuf Atılgan romanı, Aylak Adam’daki kahramanın yalnızlığı ise tam tersine bilinçli bir tercihtir; o insanlardan kaçmayı bile isteye seçmiştir. Sinemaya tekrar dönersek, Noland yalnızlık korkusundan kaçmak için kendine bir ikon yaratma ihtiyacı duymuştur. Bunun için insan kafasına benzeyen futbol topunu seçmesi tesadüf değildir; karşısında bir muhatap olsun yeter, onun canlı olup olmamasının bir önemi yoktur artık. Kim bilir, belki de Pinokyo’yu yaratan Gepetto gibi, o da yarattığı şeyin bir gün canlanıp dile geleceğini ummaktadır.

Cast Away’e dönersem, zaman içinde Noland’ın Wilson’a duygusal bir biçimde bağlandığına tanık oluruz; öyle ki, Ada’dan ayrılırken onu da yanına alması zoraki beraberliğin sevgi bağıyla boyut değiştirdiğinin, dolayısıyla insancıl bir mertebeye evrildiğinin göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.                                  

İnsanın toplum içerisindeki davranışlarına, kendileri ve birbirleriyle olan ilişkilerine sosyo-ekonomik konumlanma biçimlerine, şu ya da bu sebeple sırtlanmak zorunda oldukları rollerine baktığımızda, sandalye ile güreşe tutuşan Pehlivan’dan pek de farklı olmadığımız gerçeği ile yüzleşiveririz. Bu yüzleşme bizi rahatsız etse de “ne yapalım, böyle gelmiş böyle gider” der ve alıştığımız rutinin bozulmasından veya sahnenin dışına atılmaktan korktuğumuz için sıkı sıkıya sarıldığımız hayatlarımıza devam ederiz, tıpkı Dütdüt ve öbürleri gibi.

Ama Dütdüt’e haksızlık etmeyeyim, o, öbürleri gibi kaderine razı değildir; mücadeleyi elden bırakmaz, sevmese de her türlü işe girer çıkar. Hayallerinin, umutlarının peşinden yılmadan gider; sonunda yine kaybetmeye mahkûmdur, fakat Samuel Beckette’nin, “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil” sözünü doğrularcasına ve “daha henüz bitmedi” dercesine  klarnetini alır, sokaklara çıkar.

Pehlivan’ın sandalye ile, Çiçek Abbas’ın minibüsüyle ve Noland’ın futbol topuyla kurduğu ilişkide şaşılacak bir yan yoktur. İnsanın var olma çabasının  hem nedeni ve hem de sonucudur bir şeyle ilişki kurma arzusu. Bu ilişki yönelinen şeye ve beklentiye  göre -insan-hayvan-nesne- farklılıklar gösterir. Kimi zaman maddi bir ihtiyacın giderilmesidir amaç, bazen de yalnızlıktan kaçmak, boşlukta geçen bir hayatı anlamlandırmak vb.

Pehlivan, Çiçek Abbas, Noland; üçü de hayatta kalmak için savaşmak zorunda olmalarıyla birbirlerine oldukça benzerler. Fark, nesnelerle kurdukları ilişkinin yönü ve niteliğinde kendini gösterir. Noland’ın Wilson’la arasındaki ilişki daha varoluşsaldır. Orada Wilson bir insanın yerini almakta, duygusal olarak hayati bir boşluğu doldurmaktadır. Pehlivan’ın güreş tuttuğu sandalye de bir insanın yerini geçer, fakat o sadece bir araçtır, temsil ettiği şeyin kendisi değildir. Birinde yerine koyma, öbüründe ise araçsallaştırma  söz konusudur.

Hangi şekilde ve şartlarda olursa olsun insanın nesnelerle olan serüveni yaşam var oldukça sürecektir. Düne kadar tek taraflı olarak süregelen bu ilişki akıllı robotların yavaş yavaş hayatlarımıza dahil oldukları çağımızda, bambaşka  boyutlara doğru evrilmektedir. Bu gün beyaz perdede, insan aklı ve zekâsının ürünü robotların gelecekte insanlığa hâkim olacaklarına dair bilimkurgu filmlerini keyifle ve merakla seyrediyoruz. Bilim insanları bu konuda canla başla çalışmalarını sürdürürlerken o günler fazla uzak değilmiş gibi görünüyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published.