Av. Erhan Ceylan Yazdı; İçimizdeki Koğuşlar

Edebiyatın hukukla ilişkisinin, öbür disiplinlerle  olandan daha fazla ilgi çektiğini, bu konu üzerine  yazılan  makale ve kitapların çokluğundan, konunun geniş katılımlı toplantılarda enine boyuna ele alınmasından, çıkarabiliriz. Cemal Bâli Akal’ın “Edebiyat ve Hukuk Yazıları”* ve yine aynı yazarın, öykücü ve hukukçu yazar Yalçın Tosun ile birlikte hazırladıkları “Edebiyat, Hukuk ve Sair Tuhaflıklar”** isimli kitapları bu konuda yazılmış önemli eserlerden bir kaçı. Görünen o ki, daha çok yazılıp çizilecek; farklı, yeni bakış açılarıyla  daha da zenginleşecek. Cemal Bâli Akal’ın Üniversitede, “Edebiyat ve Hukuk” konulu seçmeli bir ders açmasıyla, konunun daha görünür olmasının, satır aralarından çıkıp ete kemiğe bürünmesinin yolu açıldı. Akal, “Hakkaniyet Kurmacası” adlı makalesinin sonuç kısmında şöyle der: “Her ne kadar kendisini insanlar arası ilişki” üzerinden tanımlayan varlığına tarih dışı bir konum atfetme eğilimine olsa da hukuk, hakkaniyeti sağlamak için adalet dağıtmak amacıyla-belli bir dönemdeki egemen siyasal erkin izniyle-inşa edilmiş bir kurumdur. Bu yanıyla da insanlar arasındaki ilişkinin adı değil, insanların adalet duygusunu yerine getirmekle  görevli ve yine insanlar  tarafından icat edilmiş bir “aygıttır.” Dolayısıyla, bu anlamda,  dille inşa edilen tüm kurumlar gibi, “kurmaca” bir nitelik taşır. Hukuk adaletin şaşmaz taşıyıcısı değil, hakkaniyet kurmacasının  toplumdaki karşılığıdır aslında.”

Yalçın Tosun ise, Truman Capote’nin yarı belgesel nitelikli, “Soğukkanlılıkla” adlı romanını edebiyat ve hukuk bağlamında incelediği “Gerçeği Kurgulamak” adlı makalesini şu sözlerle bitiriyor : “Ve son olarak unutmamak gerekir ki, hukuk da hikâyeleri sever; tıpkı edebiyat gibi. Ne de olsa ikisi de sözcüklerden oluşur. Gerçek ya da değil, sözcükler çok tehlikeli bir güç taşırlar içlerinde.”

Bazen  birlikte yürümek durumunda kalsalar da, hukukla edebiyat arasında bir karşılıklılık ilişkisi kurmak zor. Hukuk, kurallar koyar, dayatır; yaptırımlar uygular. Sınırlar çizer; dahası kurmacaya temkinle yaklaşır. Edebiyatınsa sınırları yoktur, aksine yıkıp geçer o sınırları. Sonra, edebiyat, iyiyi de kötüyü de hep güzel anlatır; duyguları estetize eder. Eğlencelidir, yazana ayrı, okuyana ayrı lezzet verir. Boris Pasternak, edebiyatın, sıradan insanlar hakkındaki olağanüstü şeyleri keşfetme ve sıradan sözcüklerle olağanüstü şeyler söyleme sanatı olduğunu söyler. Kısacası, bu iki kurum arasındaki ilişkinin bir akrabalık bağından çok özne-nesne ilişkisine dayandığından, edebiyatın öteki disiplinlerde olduğu gibi hukuku  da kullandığından  söz edilebilir olsa olsa. Tıpkı bir yapı ustasının inşa edeceği bina için demir, çimento, kum vb. malzemelere ihtiyacı olması gibi. Peki, hukuk edebiyatı ne kadar kullanır? Mesela, bir dava dilekçesi, hukuk makaleleri, Yargıtay kararları, vb. içlerinde ne kadar edebiyat barındırır? Bir cinayet romanı, baştan sona ceza hukukunun tüm öğelerini içinde barındırsa da, sonuçta, ortaya çıkan bir edebi eserdir, hukuk kitabı değil.

Hukuk ve edebiyat üst başlıklı bir yazı kaleme alırken,  karşılaşılan temel güçlüğün  edebi eserin hukuktaki yansımalarını (veya tersi) doğru ve açık bir şekilde ortaya koyabilmek olduğunu kavramış oldum. Suç temalı bir kitap düşünüldüğünde, hukukla ilişkisini kurmak daha kolaymış gibi görünüyor. Her şeyden önce,  kahraman/anti kahraman genellikle bir şekilde suça bulaşmış, kriminalize olmuş bulunduğundan, onun üzerinden ilerlemek, yazarına, farklı açılardan bakabilme, çoklu kapılar aralayabilme imkânını verebilir. Konuyla ilgisi bulunan hemen herkesin ilk aklına geliveren Suç ve Ceza’da olduğu gibi.

Ancak, tabii ki, hukuk sadece suç ve cezayla sınırlı değil; hukukun hayatımıza girmediği, hiçbir alan yoktur desek yanlış olmaz. Bu gerçekten yola çıkarsak, bazı edebi eserlerde hukuksal argümanlar, meseleler, ya örtüktür, ya da tıpkı yer altındaki madenler gibi gizlenmiştir. Bu tespitler ışığında edebiyatımızda özel bir yeri olduğuna inandığım “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” nu irdelemeye çalışacağım.

İster roman, isterse uzun öykü olarak okunsun, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun Peyami Safa’nın hayatının bir yansıması olduğu konusunda fikir birliği olduğu bilinir. Gerçekten de roman kahramanı gibi, yazarın kendisi de ağır, uzun tedavi gerektiren bir hastalıktan muzdarip olarak çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirir. Tahmin edileceği gibi acı ve mutsuzluklarla geçen bir ömürdür bu. Çileli bir hayatın yazarın psikolojisi üzerinde bıraktığı  derin tesirlerin izlerinin eserlerine yansımış olması gayet tabiidir.

Peyami Safa, aynı zamanda siyasi düşünceleri nedeniyle de çokça eleştirilmiş, çeşitli çevrelerce edebiyat camiasından aforoz edilmeye çalışılmıştır. Eleştiriler haklıdır veya haksızdır tartışması bu yazının konusu değil. Ancak,  ne yazık ki, hangi taraftan olursa olsun, bu topraklar üzerinde yazarların, sanatçıların ideolojik görüşlerinin sanatlarının önüne geçmesi, eserlerinin bu perspektif düzleminde değerlendirilmesi, kimilerince görmezden gelinmesi hastalığı günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, edebiyat çevrelerinde insan psikolojisini derinlemesine inceleyen ilk roman olarak nitelendirilir. Bu tanımlamaya, sağlığını geçiçi de olsa kaybeden birinin nasıl, neler hissettiğini iç dünyasındaki çatışmalar,  kırılmalar, umutsuzluklar, kaygılar, endişeler, sevinçle hüznün iç içeliği, alt-üst oluşlar vb. duyguların sarmalında; hastane denilen kurumun içerisinden, gerçekçi bir dille anlatmış olması bakımında da bir ilk olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

Roman kahramanının bacağındaki onulmaz yaranın acısı ve ızdırabından daha fazlası yakınındaki, ilişkide olduğu insanlardan gelir. En güvendiği insanların bakışları ve sözleriyle ortaya koydukları acıma gösterileri, arkasından başka, yüzüne başka konuşmaları, kabalıkları, duygusuz, iki yüzlü tavır ve davranışlar…Yakını olan Paşa’nın Erenköy’deki konağında kaldığı günlerde yaşadıkları, onu derin üzüntülere boğar. Örneğin, Paşa’nın kızı, birlikte büyüdüğü Nüzhet bir yandan geceleri yatağına gelir, sevişirlerken, öte yandan kendisine talip olan bir hekimi reddetmez; hatta onunla Berlin’e gidip orada yeni bir hayata başlamak arzusunu zaman zaman dile getirmekten  çekinmez. En güvendiği ve sevdiği insan  olan Nüzhet’in bu iki yüzlü tavırları nedeniyle ona olan güveni yara alır; fakat yine de onu sevmekten son ana kadar vazgeçmez. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, bedensel  acıdan çok  ruh acılarının bir romanıdır.

Paşa’nın karısı her ne kadar ilk başlarda ona şefkat ve sevgi gösteriyormuş gibi dursa da, Nüzhet’e olan muhabbetinin  aile içerisinde fark edilmiş olmasından sonra kendisine tavır alır. Bir gün, konakta, istemeden de olsa anne ile kızın arasındaki şiddetli bir tartışmaya kulak misafiri olur. Anne kızına ondan uzak durmasını, çünkü onun bacağındaki iyileşmeyen yaranın bir mikroptan kaynaklandığını, evin her tarafına mikroplarını  saçtığını söylemektedir. Devamla, onun çatalına ve kaşığına işaret koyarak ayırdığını, böylece, ailesini korumaya çalıştığını söylediğini duymuştur. Paşa da üstü kapalı olarak, her şeyden haberi olduğunu sezdirir ve,  Nüzhet’le olan yakınlığını tevil yollu da olsa sonlandırması gerektiğini bildirir.

Tabii, onu derinden yaralayan, hayatını azaba dönüştüren olaylar sadece yakın çevresiyle ve Konak’ta yaşadıklarıyla sınırlı değildir. Dışarıda, hastane koğuşunda maruz kaldığı muameleler onu mutsuz etmekle kalmamakta, aynı zamanda korkutmaktadır. Geceleri bağırarak uyanması bundandır mesela; hastane personelinden gördüğü, sevgiden, duygudan uzak tavır ve davranışlardır. Doktorların ve özellikle bacağındaki problemle birinci derecede ilgilenen; hastanedeki en kıdemli doktor olan operatörün tavır ve davranışları hiç de insani değildir. Aksine, yaralayıcı, suçlayan, kaygı ve endişe yaratan davranışlarıyla operatör, hastaya güven ve umut veren, hayata bağlanması için elinden geleni yapmaktan imtina etmeyen bir doktor karakterinden çok uzaktır.

 İçeri girer girmez bir şey söylemeden başka işlerle ilgilenmesi, her muayene esnasında yarasına uzaktan, tiksinç bir cisme bakar gibi bakması, sargı bezi açılırken bir mekanik şeyi gözlemler gibi,  elleri belinde beklemesi; en ufak bir insani sıcaklık belirtisi barındırmayan ses tonuyla, yaranın iyileşmesinin çok zor olduğu, böyle giderse bacağı kesmek zorunda kalabileceğini ima eden konuşmalar yapması; hatta, çoğunlukla yaranın azmasının sebebi olarak hastayı görmesi… “İltihap şiddetli. İhmal etmemelisin. Çare yok. Bu bacak kısalacak ve yere basamayacak. Ne yaparsın? Böyle çekmek iyi mi?” Yine başka bir gün sarf ettiği sözler : “Geçen gün böyle değildin. Sözümü dinlemedin. Başımıza büyük işler açıyorsun. Ben sana bu bacağı yere basma dedim. Şimdi dizin değil, bütün bacağın tehlikede(…)Bu bacağı feda edeceksiniz, başka çare yok. Harp bitince güzel bir takma bacak yaptırırsınız, olur biter!”

Hastane çalışanlarının (hemşire, hastabakıcı, vb.) tavır ve davranışları da operatörünkilerden farklı değildir. Hastabakıcı kadınla ilgili duygularını şöyle açıklar: “Yüzünü görmüyorum. Hep yere bakıyor, gözlerini bir kere bile bana çevirmedi. Yerinden kaldırdığı masa onun gözünde benden daha mühim.” “Işıklı dehlizin soluk çerçevesi önünde bir kadın. Bembeyaz gömleğinin içinde esmer bir baş. Siyah kaşlar, yuvarlak ve kabarık, akları parlayan, oyuklarına mıhlı sabit, katı gözler” “Tepsiyi almak için yaklaşınca, yüzüme, beni hiç anlamayan, varlığımı inkâr eden gözlerle baktı.”

“Duvarda bir elektrik zili düğmesi gördüm, bir hareket yapmak iştiyakiyle düğmeye bastım. Aynı kadın geldi. Eşikte duruyor ve emri bekliyor. Yüzüne bakıyorum ve hiçbir şey söyleyemiyorum. Duruyor: Gözlerinin akları parlayarak, hiç kımıldamadan. Ağzı açıldı ve gözleri büyüdü. Hortlak! Gidiniz, bir şey istemiyorum, gidiniz.”

Hastanın yaşadıkları bunlarla da sınırlı değildir. Bir gün tanıdığı bir hastabakıcı onu çalıştığı hastanedeki bir Alman doktora gösterir: “Karanlık bir serriyatta (Klinik) alelacele dizime bakan bu Alman, yanlış teşhis koydu. Aynı hastanede başka bir Türk Doktoru, hastalığıma çok alâka gösterdi ve yeni bir tedaviyle, Türkiye’de bulunmayan bir ilacı mafsala zerk ederek beni kurtaracağını söyledi. Yirmi gün bu doktora güvendim ve mafsala sokulan demir borular içinde ilacın  sıkılmasına baygınlıklar geçirerek dayandım.”

“Odama iki erkek ve bir kadın girdi. Hiç birini tanımıyorum. Erkekler çok ciddi. Benim odada bulunuşumla alâkaları yokmuş gibi yatağıma yaklaştılar. Erkeğin biri kadına sordu: Kontrol kâğıtları  değişti mi? Dün gece derece alındı mı? Bu, bağıran hasta değil mi?”

“O kadar kaba, işinden bıkmış, sinirli bir soruşu vardı ki, nefretimi sesimin perdesiyle hissettirerek “Peki!” dedim.”

Ameliyat öncesinde hissettiklerini şöyle anlatır: “Korkunun bu en derinleşen nev’i dayanılacak şey değil; ıstırabın vukuundan evvel ruhta bir gölgesinden ibaret olan korku, ıstıraptan bin kat daha müthiş. Muhayyilenin ışığına yaklaştıkça ruhta uzanan, büyüyen ve aslında korkunç bir gölge.”

“Zavallı Yorik” adlı bölümde kadavraların bulunduğu kısım tasvir edilir. Her masanın üzerinde üzerleri örtülmüş kadavralar yatmaktadır. Doktor birinin başında durur: “Bu zavallı, dünyada hiçbir şeyleri olmayan insanlardan…Bunların öldükten sonra bir mezarları dahi yoktur. Fakat bu teşrih için iyi bir kadavra (…) hem yağsız, yavan bir ceset, teşrih bıçağını yormaz.” Hamlet’in mezarlık sahnesini hatırlar : “Orada, Kralın soytarısı “Yorik”in kafatasını eline alan Prens’in sözlerini, bir musıkî  parçası gibi içimden mırıldandım.”

“Rica ederim Horatio, bana  bir şey söyle.”

“ Ne söyleyeyim efendimiz?”

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, genel olarak, sağlığını kaybetmiş, başkalarının bakım ve ilgisine muhtaç olmak zorunda kalmış bir insanın iç dünyasını bir otopsi titizliği ile gözler önüne sererken-yaşadıkları sebebiyle-sağlıklı olanlara göre çok daha fazla hassas,  kırılgan bir psikolojiye sahip oldukları; hasta doktor ilişkisinin bozulması hâlinde yaşanan travmaların hastada yarattığı ruhsal tahribat gözler önüne seriliyor. İnsanı odağına alan tıp bilimi gibi bir mesleği seçenlerin, çok iyi bir tıp bilgisi ve becerisine  sahip olmaları kadar, insan/hasta psikolojisini anlama (her insanın farklı olduğu gerçeği göz ardı edilmeden) ve buna uygun yöntemler geliştirebilme konusunda profesyonel bir bakış açısına da sahip olmaları gerekir. Hastayla empati kurabilme becerisine sahip olmayan, hastanın acısını kendi etinde duymayan, kısaca insanı sevmeyen kişilerin tıp mesleğini seçmemeleri gerektiği konusunda tartışma yoktur.

Doktor-hasta-hastane ilişkisinde meydana gelen arızalardan dolayı, zaman zaman yaşanan olaylar, medyanın bu konulara olan yoğun ilgisi nedeniyle her zaman göz önündedir. Hatta, medya-sözüm ona-işini yaparken, pek çok hukuka aykırılığa bilerek ya da bilmeyerek imza atmaktadır. Mesela, kişilik haklarının en önemli unsurlarından olan özel hayatın mahremiyeti kuralını tam bir kural tanımazlıkla çiğneyebilmektedir.

Ancak, hastane ortamında yaşanan problemlerin tamamının doktor-hasta ilişkisinin zaman zaman bozulmasından sebep meydana geldiğini söylemek, bunun sorumlusu olarak da tıp camiasında çalışanları göstermek öncelikle bu meslek grubuna haksızlık olur. Sağlık kurumlarının fiziki yetersizlikleri, yoğun talep, hasta sayısına oranla doktor ve personel sayısının yetersiz oluşu, sağlık hizmetlerinin ülkenin her bölgesinde nitelik olarak eşit ve adil şekilde dağıtılamaması…buna benzer örnekler, insanların sağlık hizmetlerine kolayca ulaşabilmelerinin önündeki en önemli engeller olarak sayılabilir. Tabii bunlara bir de devletin sağlık politikalarının rolünü de eklemek gerek. Doktora ulaşmak, eskiye göre daha kolaymış gibi görünse de, bir doktorun hasta başına beş dakika gibi bir muayene süresi ayırabilmesi göz önüne alındığında,  bunun pek bir yararı olmadığını söylemek mümkün.

Buraya kadar açıklananlar, hukuk ve edebiyat bağlamında bizi, toplumumuzda pek fazla tanınmayan/bilinmeyen bir kavrama götürüyor: Hasta’nın hukuku. Hasta Hakları. Gerçekten de bugün çok az insan hasta haklarından haberdar. Bu konuda yayımlanmış eser sayısı sınırlı; okumayla arası sorunlu bir toplum olduğumuz gerçeğini de hesaba katarsak, konu daha iyi daha iyi anlaşılacaktır. Siyasal iktidarların da bu konunun bir devlet politikası haline getirilmesi yolunda yeterli çabayı gösterdiklerini söyleyebilmek zor. Problemin medya ayağı ise, hep bildiğimiz gibi.

Hasta hakları ilk defa, 1928’de tıp mesleğinin uygulanmasına ilişkin bir yasada yer almış olup, ilk Hasta Hakları Yönetmeliği ise 1 Ağustos 1998’de mevzuatımıza girmiştir. Hasta haklarının kaynağının İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olduğunu belirtmek gerekiyor.  Hasta Hakları Yönetmeliği’nde  yer alan haklardan bazılarını belirtmek gerekirse : Eşitlik içinde hizmete ulaşma, bilgilendirilme, kuruluşu seçme ve değiştirme, personeli tanıma, seçme ve değiştirme, bilgi isteme mahremiyet, reddetme ve durdurma, güvenlik, saygınlık görme, rahatlık,  müracaat,  şikâyet ve dava hakkı, vb. sayılabilir.

Hasta haklarının hukuki zemine oturtulması hangi ihtiyaçtan doğmuş olabilir? Hukuk ve yasaların temel amacı, toplumun geneline göre güçsüz, başkalarının bakım ve ilgisine muhtaç olmak zorunda kalmış, temel haklara ulaşmakta, bunlardan  yararlanmakta sorunlar yaşayan, sosyo-ekonomik anlamda toplum dışı kalma/ötekileştirilme sorunu yaşayan bireylerin, insan olmaktan doğan haklarını korunmak ve güvence altına almaktır. Bu bağlamda “hasta” kavramına baktığımızda, gerek beden ve gerekse ruhsal sağlığını geçici veya sürekli kaybetmiş olan, çoğunlukla başkalarının bakım ve ilgisine muhtaç insanlar akla gelir. Bir hasta kişi, duygusal olarak kırılgan bir yapıya sahip olabilir; o, görece,  sağlıklı bireylerden ayrıdır  ve çoğunlukla bunun farkındadır. Bu nedenle, o durumda olanların psikolojisini anlayabilen personelin yetişmesi  ve hastane ortamının da yine ona uygun hale getirilmesi, hukukun en büyük öznesi olan devletin birincil görevleri arasındadır.

Yine, yukarıda bahsettiğim, hikâyenin ilginç bölümlerden birisi de kadavraların incelendiği sahnedir. Doktorun ifade ettiği gibi, kadavralar kimsesizlerden seçilmektedir. Yani, cesedin kadavra olarak kullanılmasına karşı çıkacak, hatta bunu yargıya taşıyıp hukuki bir mesele haline getirecek yakını olmayanlar. Bu konu hukuken ve ahlâken tartışılabilir elbette. Dünyadaki uygulamaları bilmiyorum; ancak bizim hukukumuzda ölünün tıp öğreniminde kullanılmasına, hukuk tabiriyle, cevaz veren bir hüküm yok. Aksine, 5237 Sayılı TCK’nun 130.maddesinde-kanuna uygunluk halleri haricinde (Yasal olarak zorunlu haller dışında) mezardan ceset çıkaranlar ile cesetten doku ve kemik alanlar “Kişinin hâtırasına hakaret”  suçlamasıyla yargılanabiliyorlar. Ancak, bu suçun şikâyete bağlı bir suç olduğunu vurgulayalım. Tabii, böyle olunca-kimsesi olmayanlar açısından-suçun cezasız kalması ihtimali de yüksektir. “Bilim uğruna”, “İnsanlık için” gibi soyut, içi boş  argümanlarla, “hiç olmazsa sahipsiz ölülerin tıp alanında kullanılmasına karşı çıkılmasın,” diyenler olabilir. O vakit, onlara, bu ülkede Cumhurbaşkanlığı da yapmış olan bir siyasetçinin  “Anayasayı bir kere delmekle  bir şey olmaz” sözünü hatırlatmak isterim.

Yararlanılan kaynaklar: Dost kitabevi*

                                      

Leave a Reply

Your email address will not be published.