Av. Eren Gönen Yazdı; İnanalım mı Sahiden?

Tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de ırkı, dini, sosyal bir gruba mensubiyeti, milliyeti ve siyasi düşünceleri nedeniyle yöresini, yurdunu terk etmek zorunda kalan insanlar, yoğun göç hareketleri gerçekleştirmektedir. Toplumun hemen hemen her kesiminden insanların diyecek bir iki lafı vardır mülteciler meselesinde. Neden olduğu, nasıl olduğu, neler olduğu hakkında gerçekten bilerek ya da bilmeyerek bir çok yorum duyar olduk. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların görüşleri pek dikkate alınmasa da bilgi sahibi olup olmadığına bakılmaksızın dikkate almak zorunda kaldığımız bir kesim var elbette. Bu durumdan hoşnut olmasak da iktidar sahiplerinin ve onların her sözünü alkışlayanların söylemleri, vermiş oldukları yarar/zarar dikkate alındığında göz ardı edilemez durumdadır.

Son günlerde de iktidar sahiplerinin mülteciler hakkında basına verdiği demeçler kamuoyunu oldukça meşgul etmekte. Ne demişti muktedirler? “Suriyelilere vatandaşlık vereceğiz”. Peki bu söylemi ne kadar ciddiye almak gerekir? Böyle bir adım atılır mı? Bu söylemin yasal altyapısı var mıdır?

Resmi verilere göre Türkiye’de yaklaşık olarak 3 milyon mülteci bulunmaktadır. Gayri resmi veriler sunan diğer kaynaklar ise 5 milyon civarında mültecinin varlığına işaret etmektedir. Özellikle Suriyeli mültecilerin çoğunlukta olduğu ve Suriye’deki iç savaşın bir süre daha süreceği düşünüldüğünde artık Suriyeli mültecilerin batı ülkelerine gitmeyi tercih etmemesi veya gidememesi durumunda Türkiye’ye yerleştikleri herkesin ön kabulü olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ise bir kısmı bu durumdan rahatsız olmakta bir kısmı da bu durumu hoşgörü içerisinde karşılamaktadır.

Türkiye’de son zamanlarda -özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra- yaşanan gelişmeler ve Kaçak Saray’da oturan şahsın başkan olma hevesi, mültecilerin Türk vatandaşlığına geçirilmesinin idari ve hukuki açıdan zor olmadığını göstermektedir. Bu duruma en somut örnek iç savaş yüzünden memleketinden göç etmek zorunda kalan mültecilerin, Türkiye’de kalması için Avrupa Birliği(AB) ile anlaşma yapılmasıdır. AB ülkelerinin, mültecilerin ülkelerine gelmemesine karşılık olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne vermeyi taahhüt ettiği 3 milyar euro’luk nakdi yardım ile mültecilerin Türkiye’de kalmasını kolaylaştıracak bir girişimde bulunulmuştur. Türkiye’de kalacak bu kişilerin Akp döneminde yurda alınması ve önemli kısmının iyi kötü bir yaşam alanına sahip konteynır kentlere yerleştirilmesi ile mülteciler, ilk olarak iktidar partisi olan Akp ile tanışmıştır. Dilini ve tarihini bilmedikleri bir ülkede iktidar partisinin verdiği izin sayesinde ülkeye yerleşen mülteciler için bu adım önemli bir yer ve anlam teşkil etmektedir. Mültecilerden sadece kalifiye olanlarının Türk vatandaşlığına geçirilmesi dillendirilse de 3 milyon mültecinin hepsine vatandaşlık verilmesi durumunda 1 milyon yeni seçmen yaratılacağı dikkat çekici bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllardaki seçimlerde sıklıkla gündeme gelen mültecilerin iktidar partisi lehine oy kullanması ya da kullandırılması haberleri ve yorumları, ülkemizde neler olabileceği konusunda bizlere fikir vermektedir.

İktidar sahiplerinin kalifiye mültecilere vatandaşlık vereceğiz demesi siyasi bir manevra olarak yorumlanabilir elbette. Ancak yasal zemin olarak mevcut mevzuatı da işaret etmektedir. Şöyle ki 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun m.12/1-a ve m.12/1-c’de belirtilen çerçeve neticesinde Türkiye’ye sanayi tesisleri getiren veya bilimsel, teknolojik, ekonomik, sosyal, sportif, kültürel, sanatsal alanlarda olağanüstü hizmeti geçen ya da geçeceği düşünülen ve ilgili bakanlıklarca haklarında gerekçeli teklifte bulunulan kişiler ve göçmen kişiler, Türk vatandaşlığı hakkını Bakanlar Kurulu kararı ile kazanabilmektedir. TVK’nın uygulanmasına dair yönetmeliğin 20.maddesi de bu duruma uygun olarak düzenlenmiştir. Bir mültecinin Türkiye’ye nasıl bir katkı sağlayacağının tespiti ise Bakanlar Kurulu’na vatandaşlığa alınması tavsiyesinde bulunan İçişleri Bakanlığı’nın takdirindedir. Geçmişte yapılan bir çok yanlış neticesinde olumsuz bir karneye sahip olan Akp yönetiminin kime göre, neye göre vatandaşlık verileceği konusu yoruma açık kanun düzenlemesi sebebiyle kamuoyunda tartışılmaya çok uzun süre daha devam edeceğe benziyor.

Bununla beraber Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok uzun süredir mülteciler hakkında genel geçer bir kanun hazırlamamış olup 2013 yılına kadar Ahıska Türklerine ya da balkanlardan göçen Türklere yönelik etnik temelli ve subjektif bir göç politikası izlemiştir. 2013 yılında ise 04/04/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ile mülteciler için daha sistemli bir çalışma gösterilmeye başlansa da sorunlar oldukça büyüktür. Suriye’de başlayan iç savaşın 2.yılında kurulan genel müdürlük, geç kalınmış olunması nedeniyle var olan sorunlara çok büyük bir fayda sağlayamamıştır. Ayrıca 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 9.maddesi Türkiye’ye giriş yasağı olan kişileri tanımlamış olmakla birlikte kimlerin yasaklı olacağına dair kararın takdiri Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne bırakılmıştır. Alanında yetkin olduğu iddiasıyla yeni bir genel müdürlük kurulmuş olmasına rağmen Türkiye sınırının hala denetlenebilir ve kontrol edilebilir olduğu söylenememektedir. Ülke sınırları kevgire dönmüşken Suriye’de faaliyet gösteren terör örgütlerine mensup kişilerin Hatay, Gaziantep, Kilis gibi şehirlerde bulunan hastanelerde tedavi edilmesi ve daha sonra bu kişilerin Suriye’ye tekrar geçmesi, anılan genel müdürlüğün ve emniyet teşkilatının nasıl çalıştığı konusunda ciddi endişeler uyandırmaktadır. Üstelik Işid gibi, El Nusra gibi, El Kaide gibi terör örgütlerine mensup kişilerin vatandaşlık hakkından faydalanmak için gerçek dışı kimlik ve belgelerle başvuru gerçekleştirebileceği ve bu başvuruların iktidar yetkilileri tarafından olumlu değerlendirilmesi düşüncesi dahi 10 Ekim Ankara Garı katliamına dair iddianameden haberdar olan herkesin aklına gelmektedir.

Güvenlik ve hukuksal endişelerin yanı sıra mültecilerin Türkiye’de çeşitli kamplarda, sokaklarda ya da evlerde kaldığı unutulmamalıdır. Geçim kaygısı ile verilen hayat mücadelesinde insanlığın birbirine yardımı, sorunların çözümünde ana unsur olmaktadır. Toplumun her kesiminin malumu olduğu üzere mülteciler her yerde, insanlık onuruna aykırı şekilde yaşamlarını sürdürmektedir. Elbette ki maddi durumu yerinde olan mülteciler olmakla birlikte bu kişiler oldukça azınlıkta kalmaktadır. Türkiye’deki mültecilerin yaşam koşulları hakkında Uluslararası Af Örgütü’nün, Türk Tabipleri Birliği’nin, Mazlum-Der’in ve daha bir çok sivil toplum örgütünün kapsamlı raporları bulunmaktadır. Bu raporlar durumun ne kadar içler acısı olduğunu göstermektedir. Anılan raporlara konu olan yaşamları sürdüren insanların, vatandaş olması durumunda sosyal, siyasal, ekonomik ve de hukuki anlamda bir çok hakka kavuşacağı kesin olmakla birlikte toplum menfaatleri de dikkate alınmalıdır. Tam da bu sebeple başkan olmak uğruna her yolu deneyenlerin, Türkiye halkının menfaatine aykırı iş ve işlemler yapması da şüphesiz abes kaçmayacaktır. Mültecilere vatandaşlık verilmesin ya da verilsin diye baştan bir ön yargıyla hareket etmekten ziyade vatandaşlık verilmesi durumunda nasıl sonuçların doğacağı sosyolojik ve psikolojik açıdan incelenmeli, toplumun ve insanlığın menfaatleri başka çözümler de ele alınarak değerlendirilmelidir.

Ülkeye hukuka ve usule uygun yoldan giriş yapmamış mültecilerin gördüğü muamele ve hemen hemen hiçbir hak tanınmaması, hukuka ve usule uygun olarak giriş yapmış mültecilerin ise sağlık, eğitim, yiyecek-içecek, barınma gibi konularda yetersiz bir hizmet ile karşılaşması, ülkemizdeki işsizlik oranının –özellikle genç işsizlik oranının- yüksek olması dikkate alındığında mültecilerin kayıt dışı ve güvencesiz bir ortamda çok az miktarda ücret karşılığı çalışması, devletin hazırlamış ve kurmuş olduğu kamplarda eşit standartların bulunmaması, göç ile ilgili genel müdürlük kurulmasına rağmen sorunların geçtiğimiz 5 yılda çözülmemesi, Akp iktidarının mülteci meselesinde verdiği sınavda da başarısız olduğunu göstermektedir. Büyük sorunlara geçici çözümler bularak günü kurtarmaya çalışan ve başkanlık hayallerine mültecileri bile dahil etmek isteyenler, mülteci sorununu çözebilecek donanım ve yeteneğe sahip değildir. İşte bu nedenle “memlekete hayrı dokunanlar”ın vatandaş yapılması çıkışı ile aslında nelerin amaçlandığı tarih aydınlatana kadar karanlıkta kalacaktır.

Esas itibariyle insanların yurtlarını terk etmesi çeşitli nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Ancak bu sorunları irdelediğimizde çok yüksek oranda sorunların altından emperyalist politikaların karşımıza çıktığını görmekteyiz. Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’da insanlar ülkelerindeki iç savaştan ya da teröre terk edilmiş hayatlardan kaçmaktadır. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın gördüğü en büyük nüfus hareketini yaratan bu göçler, günlük ve siyasi çıkarlar ile hareket ederek durdurulamaz. Meseleye bakış açımızı Victor Hugo’ya öykünerek belirtelim öyleyse.

“Siz yardım edilmiş mülteciler istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış iltica!”

Leave a Reply

Your email address will not be published.